Konağın yüksek taş duvarları ardında fısıltılar hiç dinmezdi; fakat bu akşam, vadiden esen serin rüzgar pencerelerdeki tülleri savururken içimde adını koyamadığım bir yangın tutuşmuştu.

Köyün Ağasıyla Evlendik… Kocam İkimizi de Kuma Olarak Aldı, Çünkü İlk Eşi Artık İşlere Yetişemiyordu…

Konağın yüksek taş duvarları ardında fısıltılar hiç dinmezdi; fakat bu akşam, vadiden esen serin rüzgar pencerelerdeki tülleri savururken içimde adını koyamadığım bir yangın tutuşmuştu.

Ben Gülfem. Yanımdaki ise, çocukluğumdan beri köyün diğer ucundan sessizce izlediğim, bakışlarındaki ateşi hep saklamaya çalışan Mihriban. İkimiz de aynı gün, aynı ikindi vaktinde, avludaki asırlık çınarın gölgesinde kıyılan nikahla bu konağın eşiğini geçtik. Köyün kudretli, dediği dedik ağası Devran Ağa’nın sözü mühür gibi basılmıştı kaderimize.

Konağın ilk hanımı, yılların yorgunluğunu gözaltlarındaki derin çizgilerde taşıyan Hatice Hanım, bir zamanlar bu koca mülkün tek hakimiydi. Ancak geniş avluların, kilerlerin, devasa bağların ve bitmek bilmeyen misafir sofralarının ağırlığı artık onun omuzlarını çökertmişti.

Hastalığı günden güne ilerleyip eli ayağı iş tutamaz olunca, konağın dirlik ve düzeni tehlikeye girmişti. Devran Ağa ise hem bu düzenin bozulmasına tahammül edemeyen hem de toprağı gibi hanesini de daima diri, bereketli ve güçlü tutmak isteyen bir adamdı. Kararını vermiş, bir değil iki genç kadını aynı anda hanesine kuma olarak getirmişti.

Girdiğimiz ilk andan itibaren avluda asılı kalan gerginlik, sadece bir haneye alışma telaşı değildi. Devran Ağa’nın varlığı, konağın her köşesine sinmişti.

Ağır çizmelerinin ahşap merdivenlerde bıraktığı tok yankı, koridordan her geçişinde ikimizin de nefesini kesiyordu. Mihriban ile yan yana durduğumuz her an, aramızdaki örtülü rekabetin altında adı konmamış, tensel ve duygusal bir merak dalgalanıyordu.

Bakışlarımız bazen birbirine çarpıyor, ardından aynı anda koridorun sonundaki büyük odaya, ağanın kapısına çevriliyordu. İkimiz de gençtik; damarlarımızdaki kan deli akıyor, içimizde bastırılması güç bir ilgi ve karşı konulmaz bir tutku büyüyordu.

Günler, konağın taş zeminlerini ovmak, bakır kazanlarda reçeller kaynatmak ve ipek çarşafları havalandırmakla geçti. Ancak ne iş yaparsak yapalım, aklımız hep o akşamın geleceği andaydı. Devran Ağa, gün boyu tarlaları ve atları denetler, akşamları ise geniş sedirinde oturup ikimizi de dikkatle süzerdi.

Bakışları sertti ama derinlerinde yakıcı bir köz parıldardı. O köz, dokunduğu yeri kavuracak cinstendi. Bir keresinde su testisini ona uzatırken parmak uçlarım parmaklarına değmiş, teninden yayılan o sıcaklık günlerce boynumda, göğsümde dolaşmıştı.

Mihriban’ın da aynı ateşte yandığını, onunla göz göze geldiğimde kızaran yanaklarından ve titreyen ellerinden anlıyordum. İkimiz de sadece bu konağın işlerini üstlenmek değil, o heybetli adamın dünyasında asıl yeri almak istiyorduk.

Zaman geçtikçe aramızdaki o gerilim, yerini tuhaf bir ortaklığa ve gizemli bir bekleyişe bıraktı. Konağın sessizleştiği, gaz lambalarının cılız ışıklarının duvarlarda gölgeler çizdiği gecelerde, Hatice Hanım kendi odasında dinlenirken, Devran Ağa’nın ayak sesleri konağın üst katında duyulurdu. Devamı diğer sayfada

Sayfalar: 1 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir