Nihayet o beklenen fırtınalı gece geldi. Gök gürültüsü vadiyi sarsarken, Devran Ağa ikimizi de çalışma odasının bulunduğu üst sofaya çağırdı.
Odaya adım attığımızda, şöminede yanan meşe odunlarının çıtırtısı ve odayı dolduran reçine kokusu bizi karşıladı. Devran Ağa pencerenin önünde, sırtı bize dönük duruyordu. Döndüğünde, gözlerindeki o karanlık ve talepkar ifade her ikimizin de kalbinin göğüs kafesini delercesine çarpmasına yetti.
“Bu konak sadece iş buyurmakla, kazan kaynatmakla ayakta durmaz,” dedi sesi odanın içinde bir ferman gibi yankılanırken. Bize doğru attığı her adımda aramızdaki mesafe eridi, heyecan dizlerimizin bağını çözecek raddeye geldi. Mihriban’ın hızlanan solukları benimkine karıştı.
Devran Ağa tam önümüzde durdu; elleri önce Mihriban’ın omzuna, ardından benim çeneme dokundu. Dokunuşu sert ama inanılmaz derecede arzulayıcıydı. O an anladık ki, bu evlilik sadece bir evin eksiklerini tamamlamak için değil, yıllardır bu taş duvarlar arasında körelmiş olan tutkuyu, canlılığı ve gücü yeniden diriltmek için yapılmıştı.
Ancak tam o esnada, gerçeğin asıl düğümü çözüldü. Hatice Hanım’ın hastalığı sadece bedensel bir yorgunluktan ibaret değildi; bu konağa bir varis verememenin getirdiği keder, onun ruhunu tüketmişti.
Devran Ağa’nın bizi aynı anda bu çatı altına almasının asıl sebebi, yalnızca işleri paylaştırmak değil, Hatice Hanım’ın da rızasıyla bu hanedanın geleceğini, köklerini sağlamlaştıracak yeni bir nefes, bir evlat arayışıydı. İkimiz de aynı anda bu büyük sırrın ve üzerimize yüklenen derin sorumluluğun ağırlığını hissettik.
O gece, şöminenin alevleri gölgelerimizi duvarlarda birleştirirken aramızdaki anlamsız çekişme yerini derin bir kabullenişe bıraktı. Mihriban ve ben, birbirimizin rakibi değil; aynı kaderi, aynı erkeğin arzusunu ve aynı çatının geleceğini sırtlanan iki can yoldaşı olmuştuk.
Konağın soğuk taşları, o andan itibaren yerini paylaşılan bir aidiyete ve iç içe geçen hayatların sıcaklığına bıraktı. Anladık ki güç, sadece emir vermekte ya da bir erkeğin sevdasına tek başına sahip olmakta değildi; paylaşılan bir yazgının içinde, birbirini ezmeden o ateşi birlikte büyütebilmekteydi.