17 yaşındaki oğlum, kanserle mücadele eden kız arkadaşı

Ece’nin annesi yanıma gelip sessizce fısıldadı.

“Emre dün gece okul grubuna bir mesaj attı. Kimseye söylemedi. Sadece, ‘Ece aynaya baktığında yalnız olmadığını hissetsin. İsteyen gelsin.’ diye yazmış.”

Bir gecede onlarca öğrenci bu çağrıya cevap vermişti.

Kimi ailesinden izin almış, kimi sabah erkenden berbere gitmişti. Hastane yönetimi de durumu öğrenince çocukların aynı anda ziyarete gelmesine özel izin vermişti.

Ece gözyaşlarını tutamıyordu.

“Günlerdir aynaya bakmıyordum.” dedi.

“Saçlarım dökülmeye başladığında artık eski ben olmadığımı düşündüm. Ama bugün ilk kez kendimi hasta gibi hissetmiyorum.”

O an odadaki herkes ağlıyordu.

Doktor bile gözlüğünü çıkarıp gözlerini silmek zorunda kaldı.

Emre ise bütün ilginin kendisine yönelmesinden rahatsız olmuş gibiydi.

“Ece’nin buna ihtiyacı vardı.” demekle yetindi.

O gün eve dönerken oğlumla gurur duyduğumu defalarca söyledim.

Ama o sadece başını salladı.

“Baba,” dedi.

“Ben sadece yapmam gerekeni yaptım.”

Aradan haftalar geçti.

Kemoterapi devam ediyordu.

Bazen iyi haber alıyor, bazen moralimizi bozan sonuçlarla karşılaşıyorduk.

Ama Ece artık eskisi gibi içine kapanmıyordu.

Hastanedeki çocuklarla sohbet ediyor, yeni gelen hastalara moral veriyor, hatta saçlarını kaybettiği için ağlayan küçük kız çocuklarına kendi renkli berelerini hediye ediyordu.

Bir gün Emre eve elinde küçük bir kutuyla geldi.

Kutunun içinde örgü şapkalar vardı.

“Arkadaşlarla birlikte ördürdük.” dedi.

“Servisteki çocuklara dağıtacağız.”

O hafta sonu yalnızca Ece’yi değil, aynı serviste tedavi gören bütün çocukları ziyaret ettiler

Kısa sürede bu ziyaretler gelenek hâline geldi.

Öğretmenler, veliler ve mahalledeki insanlar da destek olmaya başladı.

Kimi oyuncak getirdi.

Kimi kitap.

Kimi de çocukların ailelerine yemek hazırladı.

Küçücük bir iyilik, hiç beklemediğimiz kadar büyümüştü.

Aylar sonra doktorlar güzel haber verdi.

Tedavi beklenenden daha olumlu ilerliyordu.

Henüz her şey bitmemişti ama hastalığın büyük ölçüde kontrol altına alındığını söylediler.

Ece’nin gözlerindeki umut yeniden canlanmıştı.

İlk saç telleri çıkmaya başladığında aynanın karşısında uzun süre kendine baktı.

Sonra gülümseyerek Emre’ye döndü.

“Bak…” dedi.

“Birlikte uzatacağız.”

Emre kahkaha attı.

“Bu sefer sen benden önce uzatırsın.”

İkisi de çocukça gülmeye başladı.

O günü asla unutamam.

Yıllar geçti.

Ece tamamen iyileşti.

Üniversiteyi kazandı.

Emre de hayalini kurduğu bölüme yerleşti.

Hayat onları farklı sınavlardan geçirse de birbirlerinden hiç vazgeçmediler.

Bir akşam ailece sofradayken Ece bana dönüp şöyle dedi:

“Amca, hastalandığım gün saçlarımı kaybettiğimi sanıyordum. Meğer asıl kaybetmekten korktuğum şey umutmuş.”

Emre elini tuttu.

“Umut paylaşıldıkça çoğalıyor.”

O sözler masadaki herkesi susturdu.

Oğluma baktım.

On yedi yaşında saçlarını kazıtırken onun sadece sevdiği kıza destek olduğunu sanmıştım.

Oysa o gün farkında olmadan onlarca insana cesaret vermiş, bir hastane servisinin havasını değiştirmiş ve küçücük bir iyiliğin ne kadar büyük dalgalar oluşturabileceğini göstermişti.

İnsan bazen dünyayı değiştirmek için büyük servetlere ya da olağanüstü güçlere ihtiyaç duyduğunu sanıyor.

Oysa bazen bir makinenin çıkardığı tıraş sesi, sessizce tutulan bir el ve “Yalnız değilsin.” diyebilecek kadar cesur bir yürek, bir insanın yeniden yaşama tutunmasına yetebiliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir